MİLLETLERİN MADDİ VE MANEVİ ZENGİNLİĞİ DÜZLEMİNDE YENİ BİR DÜNYA TOPLUMU[1]
S. Yağmur KUMCU *[2]
Araştırmada ekonomik, politik ve tinsel araçlar kullanıldığını gösteren olaylar ve sonuçları incelenmiş ve analitik bir değerlendirme yapılmaya çalışılmıştır. Bu çalışma ile tespit edilen durumun, kendinin farkında olan topluma, elinde tuttuğu değerlerin, ne kadar süreceği tam olarak bilinmese de, yaşanan toplumsal krizlere meydan okuyan bir cesaret kazandıracağı beklenebilir.
Anahtar Kelimeler: Vatandaşlık, tinsel değerler, demokrasi, yeni Dünya toplumu
A NEW WORLD COMMUNITY AT THE GROUNDS OF NATIONS’ MATERIAL AND MORAL WEALTH
The development of the man in our present community, considering the historical processes, seems to depend on the level of satisfaction of his/her material and moral needs. One of the reasons that makes the works of Adam Smith contemporary is that they accompany wide periods of time along which these processes of development and change spreads to the whole of the community.
The objective of this paper, inspiring from the predictions of Adam Smith, is to determine that the humanity which is, by the day of its presence, multiplying and separating, living in countries those were divided by borders, various races and nations, is in a tendency of reunification via economical, political and spiritual means, and on the grounds of the faith, justice and democracy gained along the process of separation.
In this research, the events, depicting that the economical, political and spiritual means had been used, and the consequences of these events were investigated, and a trial of analytical interpretation was made.
It could be expected that the state that is determined by this paper might support the conscious citizens with courage to challenge the social crises, although their duration is indefinite, by the values they had been possessing.
Key Words: Citizen, spiritual means, democracy, new world community
1.GİRİŞ
Modern ve öncesi dönemlerdeki daha küçük ve yavaş olan sosyal dönüşümlerin, günümüze göre, çok daha şiddetli manevi isyanlara ve iç savaşlara yol açtığı; 20. yüzyılın en önemli sosyal dönüşümlerinin ise önceki yüzyıla oranla ender olarak bir kargaşa geçirdiği, çok az sürtüşme ve çok az ayaklanmaya yol açmış olduğu ve aslında bilimcilerin, politikacıların, basının ve kamuoyunun pek de dikkatini çekmeden yol almış olduğu söylenebilir (Drucker, 1995: 199). Ayrıca, yaşadığı dünya savaşları ve iç savaşlarla, yığınsal işkenceler, etnik temizlikler ve soykırımlarla, 20. yüzyılın insanlık tarihindeki en vahşi ve acımasız yüzyılı olduğu belirtilmektedir. Şimdi geriye dönüp bakıldığında, insanlığa bu yüzyılda ‘aşılanan’ bu vahşet ve cinayetlerin, bütünüyle anlamsız olduğu görülmektedir. Bilgi paylaşımının doğal getirilerinden olan bütünleşme eğilimi; amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak olan paranın sınır tanımamasını fırsat bilirken insanlığın, “demokratik toplum” olma sınırlarını da zorlamaktadır.
Yeniçağ medeniyetinin en önemli parametresi olan bilimsel süreçlerin, yarattığı iktidar alanının etkisiyle “güçlülerden” yana bir davranış kalıbı ortaya çıkardığı: Akla karşı kurnazlık ve ikiyüzlülük, gerçekliğe karşı imaj ve yanılsama, yönetilenlere karşı yöneticiler, 20.yüzyıl yönetim uygulamalarının her alandaki açık çelişkisi olduğu ileri sürülmektedir (Eroğlu, 2006: 113).
İnsanlığın süre giden çalkantılı medeniyetinin çıktısı olan ayrımcılığın ne kadar ilkel olduğunu kavrayan “ideal insan” aklının ürünü olan “eşitlik” kavramı; öncelikli olarak ortak bir dil, para ve inanç konularında birleşmeyi gerekli kılmaktadır. Bir bakıma, bütün dinler[3]*, insanlığın ve yeryüzünün sorunlarına mevcut siyasal sınırları tanımayan bir bütünlük içinde çözüm aradıkları için -paradoksal olarak gerçekte bazı derin ayrılıkların nedeni olmalarına karşın- bir tür küreselleşme öğretisini yaymaya çalışmışlardır. Bu yöndeki arayışlar, Sanayi Devrimi sonrası dönemde de sürmüştür. Ütopyacı düşünürlerin pek çoğu, hayal ettikleri yeryüzü cennetinin gerçekleşmesini, ideal bir dünya devletinin kurulmasına bağlı olduğunu görmüşlerdir (Işıklı, 2001: 1).
2. TARİHSEL BİLİNCİN EVRENSEL UYANIŞI
İnsanlık, tarihin ilk aşamalarından beri varlığını sürdürmek, enerji sağlamak, kaynak ve güç biriktirmek kaygısından hareket ederek doğa ve çevreyle çok yönlü ilişkiler ağı içerisinde bulunmuş ve çok sayıda bilgi öğrenmiştir. Bu maksatla, insanlar, edindikleri bilgiler yardımıyla çevreye uyum göstermek, çevreyi değiştirmek, birtakım aletler ve eşyalar yapmak, yeni kurallar ve ilkeler ortaya koymak, ortak düşünce ve duygular yaratmak, birtakım değerler ve simgeler üretmek gibi kültürel birikimler elde etmişlerdir (Eroğlu, 2006:122).
17. yüzyıl başlarında başlayan; şehirlerin büyümesi, uzmanlaşmanın önem kazanması, matbaanın yaygın kullanılması, örgütlenme eğiliminin artması yönetim ve yöneticiliğin gelişmesi, 18. yüzyıl ortalarından itibaren, o zamana kadar kullanılan tarım ve üretim yöntemleri, bir takım teknolojik buluşlarla değişmeye başlamış ve 19. yüzyılda yaşanan büyük yeniliklerin zeminini oluşturmuştur. İngiliz sanayi devrimi İngiltere ile beraber tüm dünyayı, tarım toplumu olmaktan sanayi toplumu olmaya taşımıştır (Drucker, 1995: 200).
Yirminci yüzyılın başlarında gerçekliğin maddeci yorumunun etkisiyle, “Tanrı Öldü” şeklindeki yüzeysel sloganlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul görmüştü. Küresel düzeydeki tüm önemli güç ve bilgi merkezlerine sızarak onları ele geçirmiş olan dogmatik maddecilik, hiçbir boy ölçüşen sesin dünya çapındaki ekonomik sömürü projelerine meydan okuyabilecek bir gücü elinde tutamayacağından emindi. İki yüzyıl boyu sömürgeci yönetimler tarafından hâlihazırda yaratılmış olan kültürel hasarların yanına, kitlelerin ruhsal ve dışsal deneyimleri arasındaki acı verici farklılaşması eklenmişti ki bu farklılaşma, yaşamın neredeyse bütün yönlerini istila etmiş durumdaydı. Kendi geleceklerini şekillendirme konusunda herhangi bir ciddi etkiyi yaratmak ya da çocuklarının ahlaki sağlığını korumaktan aciz olan bu toplumlar, Avrupa ve Kuzey Amerika’da ivme kazanmakta olandan farklı ancak birçok yönüyle ondan daha da yıkıcı bir krize kapılmışlardı. Her ne kadar aklî alanda merkezi nitelikteki rolünü korusa da inanç, olayların akışına etki etmekten aciz görünüyordu (BWC , 2005:1).
Richard Falk, “Din ve İnsani Küresel Yönetişim” adlı kitabında, insan toplumlarında son yıllarda oluşan dini dalganın iktisadi, siyasi ve kültürel kuvvetlerle ilişkisini yorumlarken şöyle der: “Hiçbir şey modern seküler (laik) duyarlılığı, dünya çapında dinin siyasi hayatın merkezine geri dönüşünden daha fazla sarsmamış, kızdırmamış ve şaşırtmamıştır. Söz konusu dini diriliş, hem mazimizi aşma hem de geleceğimizi öngörme yeteneğimizle alay edercesine, benzersiz ve radikal bir teknolojik icat çağı ile buluşmaktadır. Yaratıcılık, türün intiharı ve dini uyanış arasındaki bu savaş, gelecek on yıllarda muhtemelen Amerika’da ortaya çıkacaktır; çünkü biyoteknoloji, genetik mühendisliği, robot teknolojisi ve moleküler elektronikteki devrimci dönüşümlerin kimlik ve var oluş hakkında derin ve dramatik soru(n)ların ortaya çıkacağı sınırlar içinde bulunan O’dur. Kimlikler ve var oluş gibi köklü meseleler hakkındaki böyle bir mücadelenin sadece bir ülkenin sınırları içinde olduğu düşünülemez. İnsan sorgulamaktadır (Falk, 2003:1-3): “Biz kimiz? İcat ettiğimiz makineleri denetleyebilir miyiz? Hatta ömrü uzatmak, insanı tasarlamak, mutlak kudret ve ölümsüzlük hayallerini (ve kâbuslarını) gerçekleştirecek şekilde software(yazılım) ve hardware(donanım)ı indirmek gibi korkutucu güçlerin tasarrufumuzda olmasını istiyor muyuz? Araştırmaya ve uygulamaya sınırlar koyup, araştırma ve bilgi edinme özgürlüğüne meydan okumalı mıyız? Özgürlükler ile kurallar arasında yeni bir dengeyi nasıl kuracağız? Geleceğin otorite yapılarını hangi sınırlarla tanımlayacağız? Hangi kuruluşlar kanunları tatbik edecek ve adalet dağıtacak? Şimdilik bu soruların ilkel biçimleri, internet üzerindeki fikir hakları, offshore para aklama ve vergi limanları gibi sorunlara ilişkin olarak sorulmaktadır. Devlet, bu teritoryalite (sınırlara bağlılığın zayıflaması) çağında, en azından para ve seçkinlere yönelik yeni düzenleyici etkinlik usulleri arayışındadır”.
İnsan, soyunun 20. yüzyılda çektiği büyük acıların sonunda, haklarına daha çok önem vermeyi bilmiştir. Bu haklar, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nden başlayarak daha birçok bildiride dile getirilmiş, zenginleştirilmiş, ayrıntılara gidilmiştir. Devlet iktidarının mutlak saygı duyacağı klasik hak ve özgürlüklerle yetinilmemiş -aynı zamanda hukuk devletini tamamlayan öğelerden olan- bireylerin, devlete görevler yükleyen iktisadi, sosyal ve kültürel haklardan da yararlanması düşünülmüştür. Bu hakların hayata geçirilmelerinde, toplumun belli bir gelişmişlik düzeyine kavuşturulması da gerekli görülmüştür ve bu gelişmişlik, sadece iktisadi kalkınma ile değil, nesnelerin çoğalmasından çok insanların –kadın ve erkek- özgürlüklerine kavuşmasına yönelik olmuştur (Tanilli, 2006:408).
3. MİLLETLERİN MADDİ VE MANEVİ ZENGİNLİĞİ
Dünyanın keşfi tamamlanmadan önce, kıtalar arasında hüküm süren bölünmeler bir yana, aynı kıtanın insanları arasında dahi düşünce alışverişi ve fikir birliğinden ve bunu sağlayacak koşullardan bahsetmek imkânsızdı. Dolayısıyla da, yeryüzünün tüm insanları arasında iletişim, anlayış ve birlik, erişilmez bir noktadaydı. Oysa günümüzde, iletişim araçlarının artışı ile beraber beş kıtayı bir bütünün içine alan koşullar oluşmuş durumdadır. Aynı şekilde insanlık ailesinin tüm üyeleri, ister toplumları veya hükümetleri, ister şehirleri veya köyleri kapsamına alsın, birbirine giderek daha büyük oranda bağlanmaktadırlar. Artık hiç kimse için kendine yeterlilik söz konusu değildir; zira siyasî bağlar, top yekûn insanları ve milletleri birleştirmektedir; ticaret ve endüstri, ziraat ve eğitim alanındaki bağlayıcı ilişkiler gün geçtikçe güçlenmektedir. Öyleyse insanlığın birliğine ulaşmak, bugün artık mümkündür (Shoghi, 1931: 22). Dolayısıyla bu durumu oluşturan bütün kazanımlar milletlerin zenginliği olarak nitelendirilebilir.
3.1. VATANDAŞLIK BİLİNCİ VE KURUMSALLAŞMA
Çağımızda, köklü bir tarihsel değişim sürecinden geçildiğine işaret eden geçerli ve nesnel nedenler bulunmaktadır. Bu nedenler; teknoloji, bilim, kültür, siyasi sistem, ekonomik ve sosyal yapıdaki gelişmelerle çok yakından ilişkilidir (Al, 2002: 13). Bu gelişmeler bilgi toplumunda devlet ve vatandaş arasındaki ilişkiye de farklı bir içerik kazandırmaktadır. Buna göre vatandaşla devlet arasındaki ilişki bilgi toplumunda bir ast-üst ilişkisi olmaktan çok devletin vatandaşın hizmetinde olma ilkesi etrafında gelişmektedir (Çaha, 1988: 488).
Güncel demokrasi ve katılım tartışmalarının içinde, katılımı temsil eden “vatandaş” kavramının tanımlanması önemli bir gereklilik olarak görülmektedir. On sekizinci yüzyıl boyunca şehirlerin, bireysel özgürlüklerin öne çıktığı ve feodal hiyerarşik yapıların parçalandığı yer olduğu; vatandaşın da, feodal bağlılık ilişkilerinden kapitalist sözleşmeye dayalı ilişkilere doğru olan değişimin itici gücü olduğu ileri sürülmektedir (Kadıoğlu, 2002: 261). 1950’li yıllarda büyük tartışmalar yaratmış olan T.H. Marshall’ın “sosyal vatandaşlık” yaklaşımı; vatandaşlığın, biçimsel siyasal eşitlik (herkes oy kullanma hakkına sahip) ile kapitalizmin sonucu oluşan sosyal-ekonomik eşitsizlik arasındaki çelişkinin giderilmesine yönelik denetim aracı olarak genişletildiğini savunmaktadır (aktaran: Üstel, 1999: 86). Marshall, “Citizenship and Social Class” (Vatandaşlık ve Sosyal Sınıf) adlı kitabında, 18. yüzyılda, ifade-inanç özgürlüğü ve mülkiyet-adalet hakkı gibi bireysel özgürlüklerin temeli olan “medeni vatandaşlık” ı anlatır. 19. yüzyılda, siyasal gücün kullanımına katılma hakkını temel alan “siyasal vatandaşlık” tan sonra, 20. yüzyılın gelişmelerine uyum gereğiyle biçimlenen “sosyal vatandaşlık” ı savunur.
Vatandaşlık kavramının hem uygulamaları hem de kuramsal anlamı çerçevesinde bu ideal tanımların ortaya koyduğu sorunlu alanların sorgulanması kaçınılmaz olmaktadır. Bir yanda, ulus-devlet ile birlikte modern vatandaşlık kavramının da çözüldüğü ve daha geniş bir kategori olan insan hakları ile yer değiştirdiği tartışmaları; diğer yanda ise otoriter milliyetçilikler ile beraber, vatandaşlığın temeli olarak modern öncesi, organik cemaatleri kabul etme özlemleri bulunuyor. Dolayısıyla, modern vatandaşlık kavramı insan haklarına doğru genişlerken, aynı zamanda, siyasilerin oy alma kavgasına benzer çıkarlar sıkıştırarak, içinin boşalttıkları sığ bir kimlik siyasetinin dikkat çekici artışı ile de daralmaktadır (Kadıoğlu, 2002: 262).
Teritoryal[4]* anlayışta ise vatandaşlığın, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde günümüz gereksinmelerine yanıt verecek bir anlam taşıyan, etkin ve katılımcı bir üyelik tipi olarak, devletle olan ilişkiyi anlatan bir kimlik olduğu anlayışı ile birleştirilmesi gerektiği öne sürülmektedir. Bu birleştirmenin odağında ise dünya toplumu temelinde gelişecek bir toplumsal vatandaşlık (dünya vatandaşlığı) felsefesi önerilmektedir (İçduygu, 2002: 300).
Topluluk olarak birlikte yaşamanın ilk kuralı, iş bölümü yapmak olmuştur ve insanlar gerek hayatta kalmak için gerekse aynı işi sürdürmek için olsun muhakkak iş bölümü yapmaya ihtiyaç duymuşlardır. Adaleti sağlamak adına geliştirilmiş ilk davranış modeli olarak düşünüldüğünde iş bölümünü Adam Smith; “emeğin yönetiminde ve kullanılmasında gösterilen ustalığın, el yatkınlığının ve kavrayışın gelişmesini sağlayan kaynak” (Smith, 2006: 5) olarak niteler. “Gelenekselleşmiş egemen devlet ve devletlerarası ilişkiler ayırımına karşı çıkan uluslararası ilişkiler kuramlarının, özel-kamusal ayırımını giderek daha fazla eleştiren siyaset biliminin, saf piyasa ya da bütünsellikçi şirket hiyerarşilerine uymayan koordinasyon sorunlarını çözmeyi hedefleyen kurumsal ekonominin ve işlem maliyeti analizleri” (Kıckert , 1993: 13) ile genişleyen iş bölümü kavramı, günümüz toplumlarının kurumsallaşma modeli olarak “yönetişimi” önemli hale getirmektedir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) siyasa belgelerinde; “bir ülkenin her düzeydeki işlerinin yönetiminde iktisadi, siyasi ve idari otoritenin kullanımı” olarak tanımlanan yönetişim[5]*; vatandaşların ve grupların, çıkarlarını iletebilecekleri, hukuki haklarını kullanabilecekleri, yükümlülüklerini yerine getirebilecekleri mekanizmaları, süreçleri ve kurumları kapsamaktadır. Birleşmiş Milletler, kurumsal yönetişimin üç boyutunu öne çıkarmaktadır: İktisadi yönetişim, bir ülkenin iktisadi faaliyetlerini ve diğer ekonomilerle olan ilişkilerini etkileyen karar süreçlerini; siyasi yönetişim, siyasa oluşturmadaki karar süreçlerini ve idari yönetişim, siyasa uygulama sistemini içermektedir.
Bu aşamada devlet, özel sektör ve Sivil Toplum Kuruluşu (STK) arasında yapılanan toplumsal işbölümünde, vatandaşların kurumsal kimliği de anlam kazanmaktadır. Dennis Organ ve arkadaşları tarafından, ilk olarak 1983 yılında kullanılan Kurumsal Vatandaşlık Davranışı (KVD) kavramı, örgütün biçimsel ödül sistemince doğrudan ve açık bir biçimde tanınmayan ve bir bütün olarak örgütün etkili çalışmasını destekleyen davranışlar olarak tanımlanmaktadır. Bu tür davranışların, görev ve iş tanımlarında zorunlu tutulmayan, ihmal edildiğinde ceza gerektirmeyen ve kişisel tercih olarak gösterilen davranışlar olduğu belirtilmektedir (Köse vd, 2003: 1). Bu tür davranışların sosyal mekanizmanın işleyişini kolaylaştırdığını, öngörülemeyen durumlarda çalışmak için gereken esnekliği ve insanların karşılıklı bağımlılıkları sonucu ortaya çıkan sorunlarla mücadele etmeyi sağladığı ileri sürülmektedir (aktaran: Köse vd, 2003: 2). KVD kısaca; yardım etme, sportmenlik, örgütsel sadakat, örgütsel uyum, bireysel inisiyatif, sivil erdem ve kişisel gelişim davranışı olarak yedi başlık altında toplanmaktadır.
Kurumsal vatandaşlık davranışının açığa çıkaran dürtü özünde, Adam Smith’in, “Ahlaki Duygular Kuramı”nda ortaya koyduğu bencil ve çıkar gözetmez dürtülerin bir arada var oluşu ile açıklanabilir. Smith, eylemlerimizi güden şeyin, sadece kişisel çıkarlarımız değil, aynı zamanda başkalarının bu eylemlerimiz hakkındaki yargıları olduğunu; bizi karşımızdakilerin yargısını kabul etmeye sürükleyen “sempati” duygusu ile açıklar. Görüldüğü gibi, kurumsal vatandaşlık davranışlarının, insani erdemleri amaçladığı ve Adam Smith’in “Milletlerin Zenginliği” olarak bilinen eserindeki ‘görünmez el’i yarattığı söylenebilir. Smith’e göre “görünmez el”, kaynakların en verimli şekilde kullanılmasını sağlar. Benzer bir anlayışla -kişisel maliyeti fazla olsa da- ekonomik ve politik alanlarda; aktif katılıma isteklilik, (görüş alışverişi yapmak ve paylaşımların yönünü değiştirecek bir katkı sağlayacak düzeyde (discourses of society) katılım, izlenecek politikalarla ilgili tartışmalara girmek), ortamdaki fırsat ve tehditleri gözlemek, toplum çıkarlarını üstün tutmaya dikkat etmek gibi bireysel faaliyetler toplumun verimliliğini ve birliğini olumlu yönde etkilediği söylenebilir.
Bu bağlamda, toplumu oluşturan bireylerin vatandaşlık bilinci düşünüldüğünde; ekonomik ya da sosyal tüm işlerin aksatılmadan yürütülmesini kolaylaştıracak “görünmez el”in, kurumsal vatandaşlık davranışı ile yöneticiyi, iş göreni ve tüketiciyi yönlendirdiği söylenebilir. Bu çalışma ile dikkat çekilmek istenen bir nokta; yönetim olarak “kurumsal yönetişim” modelinin, davranışsal boyutta da “kurumsal vatandaşlık davranışı”nın tamamlayıcı niteliğinin; birleşen dünya toplumlarının yönetimi için gittikçe artan bir önem kazanmakta olduğudur (Kumcu Yıldız, 2008). Devlet, STK ve özel sektörün her bir temsilcisinin taşımış olduğu kurumsal kimliği ve ortaya koyduğu vatandaşlık davranışı, kurumsal yönetişim modelinin uygulanması için gereken davranış modeli olarak da tanımlanabilir. Bu alanda yaşanan uygulamalar bize Smith’in “Ahlaki Duygular Kuramı”nın gerçek olduğunu ve yeni bir değerlendirme ile kabul edilebileceğini düşündürtmektedir.
3.2. YÖNETİMİN SİYASETTEN ARINDIRILMASI
1990’lı yıllarda serbest piyasa mekanizmalarının bir yanda zenginlik ve refah getirirken, diğer yandan da toplumsal alanda derin eşitsizlikler ortaya çıkardığı bu nedenle de toplumsal taleplerin karşılanmasında devletle piyasa arasında kurulacak rekabetçi ilişkilerin önemli olduğu kabul edilmiştir. Böylece, Anglo-Amerikan kapitalizminin gerileyişine ilişkin tartışmalar, yeni alternatif arayışlara yol açmıştır (Güzelsarı, 2000: 118): Bu alternatiflerin ilki, sermaye akımının yıkıcı etkilerine karşı mali kurumların etkili bir şekilde düzenlenmesi ve sermaye akımları üzerinde denetimin uygulanması gereğine işaret etmektedir. İkincisi, yalnızca özelleştirmenin zenginlik getireceğini öngören neo-liberal ideoloji bir yana bırakılarak, yerine devletle özel sektör arasındaki ilişkileri genişletmeyi amaçlayan ‘pragmatik ortaklıklara’ yönelmek gerektiğini ileri süren anlayıştır. Üçüncüsü, dış mali yardımlara bağımlılıktan kaçınmak için, gerek kamu kesiminde, gerekse de özel kesimde yurt içi tasarruflar ve tüketimden alınan vergi gelirinin artırılmasıdır. Son olarak bu ilkelerin gerçekleştirilmesi için daha güçlü demokrasi, daha doğrudan demokrasi ve daha etkin vatandaş katılımının bir araya getirilmesi gerekmektedir.
Hukuka bağlı yönetim ilkesi, 19. yüzyılda, kamu yönetimi hukukunu geliştirmiştir. Bu nedenle de bu dönemde yönetim sorunları daha çok yönetim hukukçularınca incelenmiştir. 1887 yılında Woodrow Wilson “The Study of Administration” adlı makalesinde Amerika Birleşik Devletleri’nde, Federal idarenin yapılanması ve işleyişi için gerekli düzenlemeleri incelemiş ve yönetimin kesin olarak siyasetten arındırılması gereğini savunmuştur. Woodrow Wilson’ın 1887 yılında yazdığı, Yönetimin İncelenmesi başlıklı makalesi, kamu yönetimi disiplininin ayrı bir bilim dalı olarak gelişmesinde en önemli köşe taşlarından birisi olmuştur. (1887 tarihi, kamu yönetiminin başlangıç yılı kabul edilmektedir). Wilson’a göre anayasaları uygulamak, onları yapmaktan daha zordur. Bu nedenle, yönetim, siyasetten ayrılarak ayrı bir bilim dalı olarak ele alınmalıdır. Bu yerleştirilebilirse, yönetim, yeteneğini en iyi biçimde kullanarak yasaları yürütebilecek ve siyasal etkilenmenin dışında kalabilecektir (Wilson, 1887: 197–222).
Siyaset/yönetim ikilemi 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, kamu yönetimi disiplinine egemen olmuştur. Örneğin, Frank Goodnow, 1900 yılında yayınlanan Siyaset ve Yönetim başlıklı yapıtında siyaset ve yönetimin kesin biçimde ayrılması gerektiğini savunmuştur. Bu ayrımın her durumda geçerli olup olmadığı daha sonra tartışmalara neden olmuştur. Siyaset ve yönetimi kesin olarak ayıran bir çizginin bulunmasının güçlüğü ortadadır. Kamu Yönetiminin İlkeleri başlıklı yapıtıyla 1927 yılında Willioughby, yönetime daha ayırıcı bir statünün verilmesi gerektiğini savunmuştur (Ergun, 2004: 8–9). Refah devleti döneminde devletin üstlendiği aktif rol gereğince siyaset/yönetim ayrımının reddedilmesi ile kamu yönetimi siyaset biliminin bir parçası olarak kabul edilmiştir. Buna paralel olarak da, kamu yönetimi incelemelerine devleti bir bütün olarak ele alan, merkezi yönetim yapıları ile siyasi yapılar arasındaki ilişkileri siyasal-yönetsel bir çerçevede inceleyen ‘makro’ ölçekli yönelim egemen olmuştur (Rhodes, 1995: 1–15).
Bu çalışmada ikinci vurgu; yerel, ulusal ve uluslararası bir yönetim modelinin, bireylerin kazandıkları kurumsal vatandaşlık bilinçlerinin çekirdeğini oluşturan erdemler ve inançlarından doğan enerjiyi -bu yaratıcı gücü- sistemli bir yolla yeni bir sosyal davranış düzeyi yaratmak amacıyla kullanacak olan kurumlara kanalize ederek, hayata geçirmeleridir. Örnek olarak, yerel yönetim kurumu toplumdaki tüm üyeler tarafından gizli oyla ve aday gösterme ve propaganda olmaksızın seçilmelidir. Böylece çıkar çevrelerinden kurtulmuş olan bir yönetim kurumuna, toplumunun refahını sağlama sorumluluğu verilmiş olacak; kararlarına ve hareketlerine siyasi çıkarlar değil, tüm insanlığa karşı duyduğu sorumluluk yön verecektir. Amacı, sadece toplumunun üyelerinin ötesinde, yardıma ihtiyacı olan herkesi kaynakları çerçevesinde eğitmek, özen göstermek ve yardımcı olmak için çalışmak olacaktır. Her zaman uyumu, gelişimi ve adaleti geliştirmek için çalışacaktır. Toplumun tüm üyelerinin kendi fikirleriyle katkıda bulundukları düzenli toplantılar kanalıyla, hem bireysel ve hem de toplumsal ihtiyaçlar ve hedefler konusunda yapılan karşılıklı görüşmelerle toplumun üyelerine bağlı olacaktır (BIC, 1999 c: 7). Bireyin bu davranışı bize, Smith’in savunduğu “görünmez el”in siyasetsiz bir yönetimin otokontrolünde de iş başında olabileceğini fark ettirmektedir.
3.3. EKONOMİ (TOPLUMSAL İŞBÖLÜMÜ) VE ADALET
Gelişmiş ülkeler için, işçi sınıfının sermaye karşısındaki güçsüzlüğünü, demokratik ve siyasal haklar kazanarak belli bir ölçüde gidermiş (Koray, 2000: 33) olma sürecinde yaşanan sosyal sorunlar olmasına rağmen, sanayi işçilerinin bilgi çalışanına dönüşmesi -tabandaki sosyal üretim ilişkileri bakımından- geleneksel sanayi toplumunun yapısını fazla değiştirmediği, eğitimin de, sanayi işçisi olmak için köyden kente göç eden ve fabrika işçiliği ile yetinen insan için, fazla önem taşımadığı söylenebilir. Sanayi toplumunda, aynı tür işler yapan çok sayıda fabrika işçisinden farklı olarak, bilgi toplumunun çalışanlarının, topluma oranla hem daha az sayıda oldukları hem de birbirlerinden farklı işler yaptıkları görülmektedir (Drucker, 1995: 200). Bu açıdan değerlendirildiğinde, bilgiyi işleyen bilgi çalışanlarının değişimi kabullenmesinin ve uyum sağlamasının, sanayi çalışanlarından daha hızlı olmasının, toplumdaki iş bölümünü; yönetim, iletişim ve denetim olarak genişlettiği düşünülmektedir
Modern dünyayı tanımlayan büyük siyasal mücadeleler ve kapitalist ulusal ve uluslararası pazarların etkilediği felaket getirici süreçler ile şekillenen egemen devletler, şimdi adaletsizliğin doğurduğu çözücü/parçalayıcı baskılar ile karşı karşıyadırlar. Tarihe bakıldığında egemenlik kavramının, üzerinde hak iddia edilebilecek, üstün sadakat sahibi daha geniş birlikler ve daha yoğun yerel dayanışmalar ile yüzleşmek zorunda kaldığı görülür. Egemenlik, böyle iddialar karşısında sınırları belirlenmiş bir toprak parçasında etkin kararların alınabileceği bir siyasal alanın oluşturulmasına başvurur (Moggach, 2002: 9–31).
Modern egemenlik ve kapitalist ekonomi, Hegel’in tanımıyla, birbirine anlam veren belirleyici ölçütler (reflection determinations) veya birbirini tanımlayan kavramlar olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle, egemenliği temsil eden devlet ve ekonomi arasındaki önemli gerilime dikkat çeken kuramların üç döneme yayıldığı görülmektedir (Moggach, 2002: 11): Birincisi, modern devletin ortaya çıkışı ve siyasal ve ekonomik alanların ayrışması ile birlikte Rönesans formülasyonları; ikincisi, liberal sahiplenici bireyciliğin eleştirisi ile birlikte pazarın sosyal ve siyasal yapılar ile sınırlandırılması fikri; üçüncüsü, demokratik ve sosyalist düşüncede halk egemenliğine bağlı olarak üretimin siyasal ve sosyal yönetişimi iddialarıdır.
İktisat biliminin bireysel çıkarlarla ve toplumsal faydacılığı birbirinden ayırmaya veya ikisi arasındaki farkı ortadan kaldırmaya dikkat etmesinin nedeninin de bu geniş etkileşim olduğu söylenebilir. “İktisat kuramının bireysel çıkarla toplumsal faydacılık arasında var olduğu kabul edilen mutlak bir zıtlık üzerine inşa edilmiş olması, onun genetiksel hatalarından birisi” olarak kabul edilmektedir (İnsel, 2000: 13). Bu zıtlığı aşmak için, bireyi tüm beşeri faaliyetlerin odak noktasındaymış gibi görmemek gerektiği belirtilmektedir. Adalet sorunun temelindeki, iktisat biliminin eleştiriyi hak eden “insan ihtiyaçlarının sınırsızlığına karşın; kaynakların sınırlılığı” varsayımı “ahlakın ekonomi içinde evcilleştirilmesi girişimi” ile sürdürülmeye çalışılsa da, genel olarak bireysel seçimlerin akılcılığı ve uyumlu olması tercih edilmektedir. Bireysel davranışların toplumsal faydaya dönüşmesi, faydacı bir ahlaki değere dayanır ve modern ekonomi ile uyumlu bir şekilde adaleti oluşturur. “Adalet akılcı bir seçim sonucu oluşmalıdır” (İnsel, 2000: 16). Ahlâk ve adalet arsındaki ortaklık sağlandığında ancak ekonominin, “sınırları nihayet görülen insan ihtiyaçlarına karşın, tükenen kaynak ortamı arasında uyum sağlanabilir.
Ekonomik problemimizin çözümü için yapılan münakaşaya tinsel (manevi) değerler getirme fikri, birçok ekonomiste konuyla alakasız görünse de son yarım yüzyıl içinde endüstriyel dünyayı harap eden binlerce krizde, bu krizleri yaratanların istekleri hep adalet olmuştur. Adalet, ekonomide kendini, yapılan iş ve servisin karşılığı olarak, hayati ihtiyaç ve konforların uygun bir şekilde dağıtımı olarak tarif eder (Stanwood, 1951: 29–41). Öyle ise adaletin maddi mi yoksa manevi bir nitelik mi olduğu sorusu özet olarak; insanın soyut ihtiyaçlarını somutlaştıran bir araç olduğu düşüncesi ile cevaplanabilir.
Sermayenin formasyonu ve birikimine yönelik aydınlanma sonrası davranışların değerlendirilmesinde devam eden geniş aile anlayışının topluma adaletsizlik olarak yansıdığı düşünülebilir. Bireyleri finansal olarak güçlü olan aileler sürekli varlıklı olagelmiştir. Servet ve varlığın sürdürülmesine ve birikimine ilişkin olarak insan davranışının genelleştirilmiş normlarını bilinçsizce temel alarak; fertlerin ve hiç bir şekilde modern ulus devletlerine benzer politik varlıkların çıkarlarına değil aile çıkarlarına yönelmesi adaletin nasıl kaybolduğunu özetlemektedir.
Hukukun üstünlüğünün, toplumun ve ekonominin etkili işlemesinde önemli bir faktör olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle, mahkeme kararlarını etkili bir şekilde yerine getiren dürüst yasa uygulayıcı güçlerin ve davaların hızlı bir şekilde ve davacı için makul bir maliyetle görülmesini sağlayan bir yargı yönetiminin oluşturulmasını gerektirir. Bu alanda bir çalışma OECD tarafından yapılmakta ve üyesi olan ve olmayan ülkelerde, yasal sistemlerin, içeriden anlamlı bir talep olmadan gelişme göstermeyebileceğini belirtilerek etkili iyileştirmelerin; katılım, demokrasi ve iyi yönetişim öğeleriyle yakından ilgili olduğunu ileri sürülmektedir. Örneğin, bağımsız bir yargıyı geliştirmeye çalışmak, işleyen bir muhalefeti olan bir parlamentonun açıkça güvence altına alınmış hakları, yürütmenin yetkilerini, idarenin yürütme, yasama ve yargı kollarının yetkilerini, yargıçların görevde kalma sürelerindeki güvencelerini, adaletsizlikleri dile getirebilen bağımsız bir basını, açıkça belirleyen bir anayasal çerçeveyi içine alır (OECD, 1995: 19).
3.4. İNSANIN MADDİ VE MANEVİ BÜTÜNLÜĞÜ
Adam Smith’in, toplamsal yapının doğal düzenini analiz ettiği Ahlaki Duygular Kuramı’nda açıkladığı gibi, ilerlemenin koşulu; eşitsizliğin de kaynağı olan özgürlüktür. Tinsel (manevi) hazların maddi hazlardan daha önemli olduğunu kabul eden Smith; “…bir çit boyunca güneşte ısınan dilencinin, aslında dünyanın bütün hükümdarlarının arayıp ta bulamadığı barış ve tarafsızlığa kendiliğinden sahiptir” derken (maddi) zenginliğin, (tinsel) bilgelikle birlikte elde edilmesini ileri sürer[6]*. Günümüzde bu iki hedefin uzlaştırılmasını sağlayacak koşullar çelişkilerle beraber- oluşmaktadır. Böyle bir uzlaşmanın sağlanmasını besleyen tarihi süreçler; Smith’ in toplum felsefesini güncel kılmakta ve toplumsal adaletin gerçekleşeceği ümidini pekiştirmektedir.
Ekonomistler, modern rejimlerin devam eden ve artan bütçe açıklarının manevi ve ahlaki yönünü tamamen göz ardı etmişlerdir. Bir dereceye kadar ahlaki prensiplerin tercih kısıtlamalarını etkileyeceğinin ihmal edilmesi artık mazur görülmemektedir. Ahlakın seçimi nasıl etkileyeceğini ve özellikle ahlaki değerlerin bozulmasının ekonomik ve politik kurumların mevcut fonksiyonlarını nasıl değiştirebileceğini anlamak ekonomistlerin başlıca görevi olarak kabul edilir. Ahlaki kısıtların politik önceliklerini nasıl etkilediğini bilmek ahlaki kuralların orijinlerini mukayeseli olarak anlamayı gerektirmez (Buchanan , 1985: 1–16).
İnsanlığı iyileştirme iddiasındaki Materyalizmin bu günkü mirasçısı olan tüketim kültürü, sadece karşılığını ödeyebilen küçük bir azınlık için olduğu açıktır. Materyalizmin hatası, yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik takdire değer çabasında değil, hem maddi zenginliğin, hem de bunun için gerekli bilimsel ve teknolojik gelişmelerin etkisiyle beraber, başlangıçtan beri kaçınılmaz olduğu şekilde fiziksel ve maddi faydaları insanlığın ruhani ve ahlaki gelişiminden ayrı tutmayı amaçlayan çabasında aranmalıdır. Günümüzde bilgiye genel çapta erişilebiliyor olması, kişilerarası ve toplum içi etkileşimleri kolaylaştırmanın yanı sıra, yakın bir zamana kadar imtiyazlı seçkinlere özgü bir alan olan çağların bilgi birikimini, ulus, ırk veya kültür ayrımı olmaksızın bütün insan ailesinin ortak mirasına dönüştürme etkisine sahiptir. Bu birikimin yarattığı cesaretle, temel değerlere meydan okunmuş; dar kalıplı mahalli bağımlılıklar terk edilmiş, bir zamanlar düşünülmesi bile imkânsız görünen talepler kabul edilmiştir. Materyalizmin kesin değerlerine olan inancın yitirilişi ile insani deneyimin ilerlettiği ve insanlığın 21. yüzyıla taşıdığı değiştirici güç olan küresel bütünleşme süreci, var oluşun amacına yönelik bir anlam arayışını idrak etme noktasında birbirlerini desteklemektedirler. Küresel bütünleşmenin sürdürmekte olduğu -daha doğrusu yoğunlaştırdığı- tüm eşitsizliklerle birlikte, bilgi sahibi hiçbir gözlemcinin bu değişimlerin sonuçları üzerinde düşünmekten geri kalması mümkün değildir. Bu düşünme, beraberinde mevcut yerleşik otoritenin sorgulanmasını getirmiştir; devletin, akademi dünyasının, medyanın ve artan bir şekilde de bilimsel görüşün yanında, dini ve ahlaki otoritenin sorgulanması söz konusudur (BWC , 2005, 13–14).
3.5. DİNİ SİSTEMDEKİ GELİŞMELER
“Din, dünyada düzenin kurulması ve dünyada yaşayan herkesin barış dolu bir rahatlık içinde yaşaması için gerekli araçların en büyüğü,” olmayı amaç edindiği halde; insanlarca yanlış yorumlanıp, yozlaştırılmaları veya yeniliğe kapalı tutulmaları gibi nedenlerle; yeryüzünde yaşanan birçok savaşın ve soykırımın nedeni olmuştur. Örneğin; Milat’tan (Hz. İsa’nın doğumundan) 1517 yıl sonra Martin Luther; günahları affetme yoluyla para kazanılmasına karşı olduğunu açıklayan “95 Tez” ini kilisenin kapısına asarken akademik bir tartışma düşündüğü halde; tam aksi yönde gelişen olaylar, İncil’in Almanca’ya çevrilmesine ve Alman ulusçuluğunun Hıristiyanlıkla (Luther’in süzgecinden geçerek) biçimlenmesine kadar gitmiştir (Şenel, 1998: 292–293). Karanlık Orta Çağ Avrupa’sının karanlığının bir nedeni de; Din’in yenilenmeye kapalı tutularak o çağlarda Doğu’da yeni gelişen biçimini tanıyamamaları olarak görülebilir. Adını Medine kentinden alan “medeniyetin” oluşmasını, yeni toplum kurallarını ve eğitimi biçimlendiren Din’in yeni boyutunun adı bu kez Müslümanlıktı. Din’in, tarihin daha derinlerinde farklı örneklemler çıkarmak yerine, genel bir değerlendirme ile insanlığın karanlığa doğru her gidişinde yenilenerek; bireyleri tinsel değerler kazanmaya teşvik ettiği, diğer insanlar için özveride bulunma ve toplumlarının gelişmesine katkıda bulunma gücü vererek sosyal gelişmede temel rolü oynadığı yadsınamaz.
Örneğin, Orta Asya halkı için siyasi istikrarsızlık ve ekonomik gerileme zamanlarında, geleneksel kurumların güvenlik ve refah sağlamada oynadığı rolün artma eğiliminde olduğu ileri sürülmektedir. Sovyet ve Orta Asya’da siyasi kurumlar siyasi süreçlerden ve dinin etkisinden tamamen kurtulmuş görünse de, İslam kimliği, kültürel geleneğin içinde kalmıştır. 1970’lerde ve 1980’lerde devlet ve İslam arasında oluşan uyum; Devletin -laik kurumların ve davranışlarının desteği ile- egemen bir kamu bölgesi oluşturması yanında Din’in özel hayatın ayrılmaz bir unsuru olarak kabul edildiğinin göstermektedir (Slavic Research Center, 1998: 17–20). Din’in insan hayatında dolayısıyla toplumdaki yerleşikliğini gösteren örnekler çoğaltılabilir.
Küresel bütünleşme ile sabit bir dini anlayış çerçevesi içinde yetişmiş insanlar kendilerini ansızın inançları ve yaşayışları ilk bakışta kendilerininkiyle uzlaşmaz şekilde farklı olan başka insanlarla yakın ilişkiler içinde buluverdiler. Bu farklılıklar savunmacılığa, birikip duran kızgınlıklara ve açık çatışmalara yol açabilmektedir. Popüler söylemde “Din” ile kastedilen şeyin hâlihazırda var olan sayısız çoklukta mezhepler olduğu görülmektedir. Tahmin edilebileceği gibi böylesi bir düşünce beraberinde, “Din” ile kastedilen şeyin bütün uygarlıkları şekillendiren ve onlara ilham veren tarihteki bağımsız inanç sistemlerinden hangisi olduğu ve hemen ardından, kişinin bu tarihsel dinleri modern dünyada nerede bulabileceğine dair soruları da getirmektedir. Musevilik, Budizm, Hıristiyanlık, İslam ve diğerleri, birbirleriyle uzlaşmaz derecede muhalif organizasyonlarla özdeşleştirilemeyecek olduklarına göre, şimdi tam olarak nerededirler? Bu sorgulamaya bir başka cevap neredeyse kesin olarak dinin, hayata karşı bir tavır, maddi varoluşu aşan bir Gerçeklikle olan ilişki duygusu olduğu şeklinde olacaktır. Bu şekilde anlaşılan din, bireyin bir niteliği, çevrenin etkisinde kalmayan bir dürtü olarak kabul edilebilir. Böyle bir yönlendirme, dindar zihniyete sahip kişilerin büyük bir çoğunluğu tarafından, öz disiplinden ve dine anlam veren birleştirici etkiden yoksun bir şey olarak görülecektir. Hatta bazı itirazcılar dinin, toplumun geri kalan kısmından kendilerini tamamıyla ayıran katı günlük alışkanlıklar ve kendinden vazgeçme uygulamalarını benimseyen onlar gibi insanların yaşam tarzı anlamına geldiğini ileri sürecektir. Tüm bu birbirinden farklı anlayışların ortak özelliğinin, insan aklının sınırlarını tamamen aştığı kabul gören bir olgunun, yavaş yavaş insani türetmelerin kavramsal sınırları -ister kurumsal, ister teolojik, ister deneysel ve ister ayinsel olsun- içine hapsedilmiş hale gelmiş olma ölçüsü olduğu ileri dürülmektedir (BWC, 2005: 20–22). Diğer taraftan Marksizm “Din”i, kitleleri baştan çıkarıp terk etmekle suçlarken; bilime göre daha üstün olan, adalet gibi ahlaki prensipler konusunda, insanı telkin ve ikna edici gücünü göz ardı etmiştir. Fakat Din tinsel alanda bunu yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir.
Çağımıza kadar Din’in hiçbir boyutu (Musevilik, Hıristiyanlık ya da Müslümanlık) ekonomi alanına açıkça girmemiş, bütün dünyayı ilgilendiren düzeyde prensipler önermemiştir. Kurumsallaşmış yapıları ile Hıristiyanlık içinde, dinin ekonomiyle ilişkilendirilmesi çalışmaları, dini eğitimin ve inancın ancak insanın işini dürüst yapmasına olan katkısını açıklamakla sınırlı kalmış ve maliyeti arttıran bir değer olarak görülmüştür. İslam Hukukunda dini yükümlülükler için sorumluluklarla ilgili toplumsal uygulamalar ve kanunların yerine getirilmesi sadece bireysel açıdan yer almıştır. Protestanlıkta ise dini inançları uygulama ve dini yaşam konularında Tanrı ile kişisel ilişkiye odaklı bir bireyci yaklaşım görülmektedir. Hatta ekonominin yarattığı fırsat eksikliği, eğitimli halkın büyük bir bölümü siyasetten uzaklaştırırken, bu eşitsizliğe katkı sağlamak amacıyla dini tabanlı ayaklanma için fırsat oluşturduğu da ileri sürülmektedir (McCleary R. M. 2008). Bu nedenlerle bu çalışmada tinsel araç olarak; 21 yüzyılda Din’in gittikçe artan biçimde kabul gören yeni boyutu olan– Bahai inancındaki prensipler örnek alınmıştır. Bahaullah tarafından 1870 yılında ilan edilen, “bütün dünya için ekonomik bir modelin” prensipleri: Sosyal güvenlik, Derecelendirilmiş gelir vergisi, Endüstriyel kazanç (kâr) dağılımı, olarak açıklanmaktadır (Stanwood, 1951: 29):
1. Soysal Güvenlik: Bu prensiplerin ilan edildiği yıllarda “sosyal güvenlik” kavramı yeterince bilinmiyordu. Bahaullah, bir devletin, yurttaşlarının geçimleriyle alakadar olmasının bir sorumluluk olduğunu bildirdi. O’na göre “hiç kimse korkunç fakirliğe av olmaya” bırakılmamalıdır. İşçi, bir iş mevcut olmadığı durumda, yer ve zaman gibi hususlar aranmaksızın minimum geçim temin edebilmelidir. Büyük Buhran’ın yaşandığı 1930’lu yıllarda Hükümet, vatandaşlarının geçimleri ile ilgilenmeyi, kendi fonksiyonlarından biri olarak o zamana kadar hiç düşünmemişti; desteklediği ve koruduğu şey “mülkiyet” idi. Sosyal güvenlik kavramında ve uygulamalarında öyle hızlı ilerlemeler yapıldı ki, bugün hiçbir hükümet, vatandaşlarının geçimleriyle ilgilenmesinin gereksiz olduğu konusunda ısrar edememektedir.
2. Derecelendirilmiş Gelir Vergisi; ilk olarak ortaya konduğu zaman dünyanın hiçbir yerinde ne formüle edilmiş ve ne de uygulaması yapılmıştı. Bu fikir, yirminci yüzyılla doğmaya başladı ve şimdilerde genel kabul ve uygulama bulmaktadır. Henüz limitlerine de erişilmemiş olsa da Sosyal Güvenlik ile birlikte uygulandığı zaman, aşırı zenginlik ve fakirlik arasındaki uçurumu kaldırmayı amaçlar. Bu yeni adaleti, insanlığın uyanmış bilinci, her yerde istemektedir. Bugün, derecelendirilmiş gelir vergisi uygulaması, dünyanın bütün ülkelerinde desteklenerek takviye edilmiştir. İnsanlar bir bütün olarak gelir vergisi vermenin bir servet ayarlayıcı, bir sosyal adalet taahhüdü ve modern vatandaşın en büyük görevi olmasının büyük önemini henüz fark etmemiş oldukları gerçeği kabul görmektedir.
3. Endüstriyel Kazanç (Kar) Dağılımı; Başarılı bir ekonomik model için kapital ve emeğin ayrı ayrı ilgilerinin, endüstriyel armoni ve kararlılığı koruyucu nitelikte düzenlenmesi çok önemli görülmektedir. Yeryüzünde süregelen ihtilaller, afeti andıran düzenlemeler, devrimler-şiddetli veya barışçıl- esas olarak bu problemle ilgilidir. Ve eğer bu problem, bir kere ve tam olarak çözümlenirse, dünyanın diğer ekonomik problemleri barış içinde, akıllıca ve tecrübeli bir uluslararası çaba ile çözülebilir. Kar dağılımı, bir ekonomik hareket olarak zorlu bir tırmanıştır. Çünkü hem işçi hem de yönetici tarafından engellenmektedir. (Kar dağılımının herhangi bir uygulama teorisinde çıkan asıl mesele, elde edilen karın nasıl bölüşüleceğinden çok, kar olmadığı zaman ne yapılacağı idi). İşçi, kar dağılımına bir kaç sebepten dolayı karşıdır. Üretimdeki artışı gizlemek için bir metot olduğundan şüphelenmesi en önemli sebebidir. Bu amaçla uygulandığında işçinin dezavantajı söz konusudur. İşçi, kar dağılımının endüstriyel probleme uygulanmasını düşünmezden önce, motif ve uygulamasındaki büyük samimiyete, insanın maddi ve manevi bütünlüğünün aracılığı ile ikna edilmelidir. Sanayici de kar dağılımını henüz hoş karşılamamaktadır. Çünkü büyük bir teşebbüse uygulanmasında bazı teknik zorluklar doğmakta, kar olmadığı devreler için tatmin edici bir çözüm henüz bulunmamaktadır.
Bahaullah’a göre; bütün insanlık ilişkilerinin kararlılığı için anahtar olan iki taraflılık, hayatın diğer problemlerinde olduğu gibi emek meselesinde de etkili olabilir. İki parti arasındaki durum veya düzen, eğer her biri kazanmaya yeteri kadar gayret gösteriyorsa dengededir. Çünkü hiçbiri bunu bozmak hevesinde değildir. Endüstriyel iki taraflılığın ve demokrasinin tarifinin usulü de Bahaullah tarafından mecburi bir prensip olarak kabul edilmiş ve umumi ekonomik model içine dâhil edilmiştir (Stanwood, 1951: 41). Onun tesirli tatbikatı emek-sermaye problemini bir kere ve bütün olarak çözecek; serbest teşebbüs sisteminin ekonomik başarısını ve dengesi temin edecek ve eninde sonunda –maddi meseleleri sorun olmaktan çıkaracak kadar- toplumun mutluluğunu sağlayacaktır. Endüstriyel sermaye-emek probleminin sihirli çözümü olarak öne sürülen kar dağılımı Bahaullah tarafından ilan edildiğinde, kararlı ve bilinçli bir ekonomik prensip olarak hiçbir yerde uygulanamamış; 1800’ün sonlarında Fransa’da denenmiş, 1900’lerde İngiltere ve Belçika’ya yayılmış ve bu yüzyılın ilk çeyreğinde Amerika’da bir kaç endüstriyel şirkette mühim başarılar elde etmiştir. Endüstriyel kar dağılımının ekonomilerde krizlerin elimine edilmesinde etkili olabileceği belirtilmektedir[7]*.
3.6. KOZMOPOLİT DEMOKRASİ
Paranın sınır tanımayan hareketinin yan ürünleri arasında sayılabilen, zengin-fakir arasındaki uçurumu doğuran ve arttıran akımlar; kelimenin tam anlamıyla “demokratik” olma çabasında olan örgütlenmiş toplumlar için hala sorunlar taşımaktadır. Sosyal demokrasi tarihi, analitik olarak incelendiğinde, dört bölüme ayrılabilir. Bu bölümler özet olarak, Tablo 1’de gösterilmiştir.
Tablo 1: Sosyal Demokrasinin Dönemleri
| Tarih | Dönem | |
| I. Dönem | 1875–1945 | Sosyal Demokrasi Düşüncesinin Oluşması |
| II. Dönem | 1945- 1973 | Sosyal Demokrasinin Altın Çağı |
| III. Dönem | 1973–1990 | Sosyal Demokrasinin Gerilemesi |
| IV. Dönem | 1990- Günümüze | Sosyal-Liberal Sentez |
Kaynak: Fırat Bayar, “An Alternative Perspective To Govern Globalization”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Middle East Technical University, 2005
Bu çerçevede, kozmopolit düşüncenin sadece enternasyonallik değil daha ileri bir durum olduğu belirtilmektedir. Enternasyonallik, tanım olarak, bir ülkenin ve onu içine alan bir uluslararası sistemin varlığına işaret eder. Oysa kozmopolit düşünce, daha geniş biçimde ve global meselelerde bireylerin katılımını ve oynadıkları; “bir ülkenin vatandaşı olmakla; dünyanın da vatandaşı olmak” ikili rolünü kapsamayı amaç edinir. Tüm bunlar, Habermas’ın[8]* “Eğer biz önce o uzun yolun tamamını gitmeyi başarabilirsek, kozmopolit koşullar sadece bir serap değildir” tartışmasına işaret etmektedir (Bayar, 2005: 121). Kozmopolit Demokrasi’nin felsefesini oluşturan “Kozmopolit Düşünce” nin (kozmopolitanizm) prensipleri Tablo 2’de gösterilmiştir.
Tablo 2: Kozmopolit Düşüncenin Prensipleri
| I. Grup: Eşit değer ve saygınlık Aktif aracılık Kişisel sorumluluk |
| II. Grup Oy birliği Ulusal meselelerde, prosedürleri oylarken ortak karar alma. Kapsam ve içerik |
| III. Grup Ciddi zararlardan kaçınma Sürdürülebilirlik |
Kaynak: Bayar, 2005: 121
Demokraside yaşanan bu değişimler kaynağını, küreselleşmenin yarattığı, sosyal dönüşümün ihtiyaçlarından, endüstri devrimi ile başlayan insana değer verme ve bilim toplumunda öne çıkan insanın “inisiyatif” kullanma tercihinin oluşmasından aldığı söylenebilir. Kozmopolit demokrasi içinde, sivil toplumun kritik rolü, özde, dış ülkelerde ve pazardaki faaliyetler, politika biçimi, kurallar ve sosyal yapı ile olan ilişkileri ifade eder. Bu ilişkiler aynı zamanda, sivil toplumun, küresel yönetişime katkı sağlayan şu dört bakış açısını oluşturmaktadır (aktaran: Bayar, 2005: 217–222):
Kozmopolit demokrasi konusunda Falk, “küreselleşme” olgusundan ayırt edilmesi gerektiğini savunduğu bir evrensel “insanlık hukuku” (law of humanity) kavramından söz etmekte ve bu günkü gelişmelerin devletlerarası hukuktan evrensel bir insanlık hukukuna geçişe denk düştüğünü ileri sürmektedir (Falk, 1995: 163–171).
Liberalizmi ve sosyalizmi de birbirine bu kadar yaklaştıran küresel anlayışla beraber beliren küresel vatandaşlığın ön plana çıkmaya başladığı bir dünyada, ne insan haklarının, ne de demokrasinin geleneksel anlamlarıyla sınırlı olarak algılanmadığı görülmektedir. Geleneksel olarak insan hakları, hiç kimsenin cins, renk, dil, din, sosyal sınıf ya da politik çıkarlarından ötürü ayrımcılığa uğramaması temel ilkesine dayanmaktadır ve demokrasi de genel olarak oy verme hakkı, düşünce özgürlüğü ve benzeri haklarla tanımlanmaktadır. Oysa insan hakları da, demokrasi de bunların ötesine geçmektedir. Modern çağın insan hakları ve demokrasi kavramlarının içeriğini artık, insanların geleceklerini biçimlendirmede söz sahibi olması ve küresel karar alma süreçlerine katılabilmesini temel alan bir anlayışın oluşturduğu belirtilmektedir (Argüden, 2007: 18–22).
4. YENİ BİR DÜNYA TOPLUMU
Dünya düzeni konusunda olduğu gibi dünyadaki insanların hakları konusunda da güç kazanan ve sayıları giderek artan hükümet dışı kuruluşlar, Evrensel İnsan Hakları Bildirisinin, uluslararası standart kurallara temel oluşturmasını ve buna göre uygulanmasını sağlama girişimleri bilinmektedir. “Savaş sırasında insanların sapıklığına kurban gidenlerin çektikleri dehşet verici acıların meydana çıkması bütün dünyayı sarsmış ve derin bir utanç yaratmıştı. Bu sarsıntıdan doğan yeni bir ahlaki taahhüt Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonunda ve ona bağlı kuruluşlarda resmen kurumsallaşmıştır” (BIC[9]*, 1999 a: 6). Ekonomik alanda da buna paralel bir süreç ortaya çıkmış; yüzyılın ilk yarısında, büyük ekonomik krizin yol açtığı karmaşanın bir sonucu olarak, pek çok hükümet toplumlarını böyle bir yıkımın tekrarından korumak amacıyla sosyal yardım programları ile mali kontrol, rezerv fonlar ve ticaret yönetmeliklerini içeren sistemler yaratan yasalar oluşturdukları görülmüştür. İkinci Dünya Savaşını izleyen dönemde, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) gibi küresel boyutta işleyen ve dünyanın maddi refahını geliştirmeyi akılcı bir şekilde ilerletmeye adanmış bir kuruluşlar ağı oluşturuldu. “Yüzyılın sonunda insan toplulukları, bugünkü kuşağın niyetleri ve sahip olduğu ilkel araçlar ne olursa olsun”, yeryüzü zenginliklerinin kullanımının yeniden düzenlenerek çıkar çatışmalarından uzak, tamamen farklı ihtiyaçlara cevap verebileceği anlayışını geliştirmekte oldukları gözlenmektedir.
Kurumsal yapıları oluşmuş ve çıkar çatışmalarından arınmış bir yönetim, ekonomi ve adalet konularında sorunlarını aşmış, insanın maddi ve manevi bütünlüğünü benimsemiş bir toplumda; siyasî birlik, düşünce birliği, hürriyet birliği, din birliği, ulusların birliği, ırkların birliği ve dillerin birliğini sağlayabilecek bir “dünya toplumu”nun oluşmakta olduğunu ön görebiliriz. Bu ön görüyü doğrulayacak olan gelişmeler toplumun kalkınmasının maddi yönleri olan, – çevresel, ekonomik ve sosyal politikalar; üretim, dağıtım, iletişim ve ulaşım sistemleri ve politik, yasal ve bilimsel süreçlerin – insanın tinsel değerlerini biçimlendiren ilkeler ve öncelikler tarafından yönlendirilmesinde görülebilir. Ancak, bugün toplumun kalkınmasının özü ve yönü büyük oranda maddi kaygılarla belirlenmektedir. Bu nedenle yapılması gereken şeyin toplumlarımızı, sosyal kaynaşmayı güçlendiren ve “kurumsal vatandaşlık davranışını” açığa çıkaran tinsel değerler (evrensel ilkeler) – sevgi, dürüstlük, ılımlılık, alçak gönüllülük, konukseverlik, adalet, birlik, vb. – çerçevesinde yeniden tasarlamak ve geliştirmek olduğu söylenebilir. Bugün artık anlaşılmaktadır ki; insanın maddi ve manevi bütünlüğünü biçimlendiren bu evrensel ilkeler olmadan, ekonomik açıdan ne kadar refah içinde, entelektüel anlamda ne kadar zengin ve teknolojik olarak ne kadar gelişmiş olursa olsun, sürdürülebilir gelişmeyi sağlaması mümkün görünmemektedir. Tablo 3, yeni Dünya toplumunun oluşturduğu ve kullandığı maddi değerlerle, bu değerlerin hem girdisi hem de çıktısı olarak “sürdürülebilirliği” ifade eden değerleri özetlemektedir.
Tablo 3: Kalkınma formülü
| KALKINMANIN MADDİ YÖNLERİ | Politikalar Çevresel, Ekonomik, Sosyal | ADALET, SORUMLULUK, ŞEFFAFLIK, HESAP VEREBİLİRLİK |
| Sistemler Üretim, Dağıtım, İletişim, Ulaşım | ||
| Süreçler Politik (Stratejik), Yasal, Bilimsel |
Kaynak: Bu çalışmanın yazarı tarafından hazırlanmıştır.
Adam Smith’in, devletin ekonomi sektörünün dışındaki konularda da; örneğin, fakir yetişkinler için kamu eğitimi verilmesinin, özel fabrikalar için kârlı olmayan kurumsal sistemlerin ve adli sistemin kurulması ve yayılması düşüncesinin, çağının çok ilerisinde uluslararası birliklerin temelini oluşturduğu düşünülebilir. Adam Smith’ in toplum felsefesine örnek olarak Uluslararası Bahai Toplumu; yeni sosyal düzenin ihtiyacını “karşılıklı ilişki ve uyum” olarak tespit etmektedir (BWC, 2005: 1). Böylece işbirliği, acımasız rekabetin; planlı bir ekonomik sistem ise bugünkü karmaşanın yerini alabilir. Bu gelişmeler dünya birliğinin gerçekleşmesi konusunda cesaret verici görülmektedir. Birlik karşıtı düzenli yapılan teşebbüslere bakıldığında, Batının birleşmiş uluslarının doğumu kadar yeniden yapılanması öncesinde ortaya çıkan akıl karıştırıcı mücadeleler, öfkeli muhalefetlerin geniş kapsamlı bir tekrarı olarak nitelendirilebilir. Örneğin, Cenevre Protokolünün[10]* hemen ardından, Birleşmiş bir Avrupa Devleti için yapılan önerinin alaya alınması ile Avrupa’nın ekonomik birliğini içeren genel planın yanılgısı, bir avuç öngörü sahibi insanın ciddiyetle uygulamaya çalıştığı onurlu amacın ilerleyişi konusundaki gayretlerin itici gücü olarak görülebilir. Tüm bunlara karşın, böylesi önerilerin yapılmış olması düşüncesi bile, kendi içinde insanların zihinleri ile yüreklerinde istikrarlı biçimde büyümeyi sürdürdüğünün delili olduğu ileri sürülmektedir.
Birleşmiş Milletler örneğine bakıldığında ise; bugünkü sisteminde, güçlendirilmiş bir Dünya Mahkemesi için temelin olduğunu görüyoruz. Birleşmiş Milletlerin asli yargılama organı olarak 1945’de kurulan Uluslararası Adalet Mahkemesi, birçok olumlu unsurla nitelendirilmiştir. Örneğin, hâkimlerin şimdiki seçim sistemi, geniş bir aralıkta halklar, bölgeler ve adli sistemlerin temsilcisi olan bir yargılama jüri heyeti oluşturmaya çalışır[11]**. Halen, Mahkeme’nin yargılama yetkisi, birkaç dava kategorisi ile sınırlıdır ve sadece ülkeler dava etme itibarına sahiptir. Üye devletlere ek olarak, diğer Birleşmiş Milletler organlarına davaları Mahkeme önüne getirme hakkının verilmesi gerektiğini düşünülmektedir. Güçlendirilmiş Bir Dünya Mahkemesi, herhangi bir yönetim sisteminde, diğer bölümlerin güçlerini idare etmek ve adaleti ilan etmek, duyurmak, korumak ve dağıtmak için güçlü bir adli işlevi ifade etmektedir. Adil toplumlar yaratma gayreti, tarihsel ilerleme içinde çeşitli girişimlerle olmuş bulunmaktadır ve şüphesiz, sağlam bir şekilde adalet prensibi temeli üzerine kurulmadıkça kalıcı bir dünya uygarlığından söz edilemez.
Adalet, insanlığın birliğine dair görünen bilincin, küresel toplum yaşamının gerekli yapılarının güvenli biçimde inşa edilebildiği bir toplu isteğin ifadesi olarak tanımlanabilir. Her türden bilgiye ve çeşitli fikirlere gittikçe artan şekilde erişim kazanan dünya insanlarını gören bir çağın, kendisini başarılı sosyal örgütlenmenin egemen prensibi olarak gösteren “adaleti” bulacağı inancı –dünyada yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, yükselen değerlere bakıldığında- gittikçe taraf bulduğu söylenebilir.
Adaletin amacına hizmet eden toplumsal birlik, aynı zamanda insan evriminin tamamlanmasının da bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Bu evrim, aile yaşantısının doğuşu ile ilk adımlarını atmış, kabile bağlılığı aşamasında bir sonraki ilerlemeyi kaydetmiş ve ardından şehir devletleri yapılanmasıyla birlikte bağımsız ve egemen ulusları kapsayan kurumsallaşmaya doğru açılım göstermiş olan; insanlığın toplumsal evrimidir. Bu evrimin en dikkat çekici yanı “hiçbir dünya ulusu egemenliklerinden vazgeçmek ya da onu kullanmak ikilemi içinde değildirler. Tek seçenekleri vardır. O da egemenliklerine bütünüyle sahip çıkmaktır” (Işık, 2002: 1) söyleminde olduğu gibi, çeşitliliği yaratan egemenlik bilincidir. Bu evrimle oluşan “Yeni Dünya Toplumu”, yaşamın tüm hayati alanlarını, siyasî vasıtaları, ruhanî teşebbüsleri, ticarî ve parasal meseleleri ile yazı ve dil konusunu içine alan organik bir birliğe ulaştığı hâlde, kendini oluşturan birimlerin her birinin ulusal özelliklerini korumaları ile çeşitlilik içinde birliği sağlamış bir dünya toplumu olarak kendini göstermektedir. Bu aşamada “Dünya Devletinin” kurulması gereği ortaya çıkmaktadır. Bu öyle bir devlet olmalı ki, “dünyanın bütün milletleri, savaş sebebi olabilecek her açıklamadan, belli başlı vergi yaptırımlarından ve -dâhili düzeni korumak adına kendi sınırları içinde getireceği yasal haklar hariç- silahlanmaya ilişkin tüm haklardan gönüllü olarak vazgeçmelidir. Böylesi bir devletin, dünya birliğine karşı olan her üyesi için, yüce olduğu kadar mücadele edilemez bir yetke sahibi olan Uluslararası bir İcra merci bulunmalı; üyelerini bağlı bulunduğu ülke insanlarının seçtiği ve yapılan seçimi bağlı bulunduğu hükümetin onayladığı bir Dünya Parlamentosu kurulmalı. Öyle bir Yüce Mahkeme vücuda getirilmeli ki, davalarının bu merci tarafından ele alınmasına rıza göstermeyenleri bile, verdiği hüküm doğrultusunda etkileyecek bağlayıcı kararlar almalıdır. Bir dünya toplumu ki, tüm ekonomik engeller ebediyete dek ortadan kalkmış, Sermaye ve Emek arasındaki karşılıklı bağıntının ayrımına varılmış olsun ve dini tutuculuk ile anlaşmazlıklar mütemadiyen bertaraf edilmiş olsun (Shoghi, 1931: 36).
5. SONUÇ VE GELECEĞE BAKIŞ
Bugün, küresel rekabet ve dünya vatandaşlığı konularında, artan uluslararası işbirliği fırsatlarının değerlendirilmesinde; şirketler için kültürel uyumluluk, dünya sorunları konusunda işbirliği ve bu işbirliklerini yaratacak yönetici ve çalışanların liderlik ve yönetim yeterliliklerinin geliştirilmesi gerektiği açıktır. Bunun gibi yaşamsal konularda güncel yaklaşım ve uygulamaların düşünme ve tartışma platformlarına taşınması ve çözümler üretilmesi gerekliliği ise gittikçe artan bir ihtiyaca dönüşmüştür. Çünkü kentsel veya kırsal alanlarda, yoksul veya zengin ülkelerde var olan yerleşim merkezlerinin insanın gereksinimlerini karşılamak ve mutluluk sağlamak konusunda yeterli olmadığı düşüncesi yaygındır. Bu durum, yeni yaşam modellerinin geliştirilmesine ve gelişmeye elverişli bir toplum konusunda yeni kavramlara götürecek olan bir bilincin uyanmakta olduğunun da kanıtıdır. Bu yaklaşımın temelinde, insanın ruhani bir yapıya sahip olduğunun kabul edilmesi yatmaktadır. Korunması ve beslenmesi gereken, sadece fiziksel vücut değildir. Hem insanın gelişiminin kaynağı ve temeli hem de, diğer insanlarla olgun ve gönüllü bir işbirliği kurmasının araçları olan, rasyonel ve ruhani özelliklerinin beslenmesi gereklidir. Toplum, insan doğasının bu üç -fiziksel, rasyonel ve ruhani- yönünün geliştiği fiziksel çevredir. İnsanın sosyal bir varlık olması, toplu halde yaşamayı, toplu halde yaşamak ise belirli kuralları oluşturmayı gerekli kılmaktadır.
Ekonomik gelişmelerle beraber, bilginin her yerde olması, insanları ve ihtiyaçlarını daha çok birbirine benzetmeye başlarken; bilgeliğin küçümsenir hale gelmesi de gittikçe artan “sivil itaatsizlik” ve “yozlaşma” nedeni olarak görülmektedir. Diğer taraftan; tüm çelişkileriyle beraber küreselleşen dünyanın yeni, örgütlenmiş “bilgi toplumu”, toplumla ilgili, “vatandaşlık” ve “demokrasi” dâhil, geleneksel tanımlamaların da yenilenmesi ihtiyacındadır. Bilgi çalışanları, sayılarının azlığına rağmen, örgütlenmenin sağladığı avantajlarla, sahip olduğu nitelikleri, sosyal konumu, değerleri ve beklentileri ile daha önce benzeri görülmemiş biçimde, toplumun karakterinin, yönetiminin ve sosyal görüntüsünün belirleyicisi olma yolundadırlar. 21. yüzyılı diğerlerinden farklı kılan, belki de en önemli olgu, böylesine yeni bir insan ırkı doğuruyor olmasıdır.
Toplum kurallarının belirleyicisi olarak, İnsanlık tarihini dini tarihi ile paralel incelediğimizde, toplumun tamamı aynı dine inanmasa da dinin, toplum kurallarının oluşmasında ön ayak olduğunu görürüz. İnsanlığın, adalet ve eşitlik konularındaki bilgilerinin kaynağının Tanrısal olduğu, insanlık tarihi kadar eski bir bilgidir. Herkesçe inanç olarak benimsenmemiş olsa da, herhangi bir dini referans almayan, genel geçerliliği kabul görmüş olan dini kurallar da yönetim uygulamalarının kaynağı olarak kabul edilmektedir. Kısacası, sürüp gitmekte olan süreçte, Din olarak adlandırılan bilgi sisteminin Kaynağı ve görevsi olan Elçilerinin, tahminleri aşan bir özerkliğe ve otoriteye sahip oldukları; her birinin tek bir Gerçeğin sınırsız açıklanış sürecinde bir aşama olduğunun kabul edilmesi, insanın manevi bütünlüğünün sağlaması için önemli görülmektedir. Amacı insanlığın kendi kapasitelerine ve sorumluluklarına uyandırılması olan Dini sürecin sadece tekrar edici olmakla kalmayıp aynı zamanda ileri giden bir nitelikte oluşu, insanın ruhani arayışını desteklemektedir.
Sonuç olarak, yeni binyılda, başarılı olan ve gelişen toplumlar, insan doğasının ruhani boyutunu kabul ettikleri ve bireyin ahlaki, duygusal ve zihinsel gelişimini merkezi bir öncelik haline getirdikleri ölçüde başarılı olabilirler. Bu toplumların öğrenme merkezleri insan bilinci içinde saklı olan potansiyelleri ortaya çıkarmaya çalışacak ve tüm insanların bilgi yaratma ve bilgiyi uygulama süreçlerine katılmasını önemli bir hedef olarak benimseyecektir. Bu toplumlar, bireyin ve toplumun çıkarlarının ayrılmaz olduğunu her zaman hatırlayarak, hem haklara ve hem de sorumluluklara saygı duymayı destekleyecek, kadınlarla erkeklerin eşitliğini ve ortaklığını teşvik edecek ve aileleri koruyacak ve besleyecektir. Doğal ve insan yapımı güzelliği artırmaya çalışacak ve tasarımlarına, çevrenin korunması ve iyileştirilmesi ilkelerini de katacaklardır. Çeşitlilik içinde birlik kavramıyla kılavuzlanan bu toplumlar, toplumun tüm işlerine geniş tabanlı katılımı destekleyecek ve gittikçe, hizmet arzusuyla hareket eden liderlere yöneleceklerdir. Bu toplumlarda bilimin ve teknolojinin meyvelerinden tüm toplum yararlanacak ve herkes için iş mevcut olacaktır (BIC, 1999 b: 35).
- Toplumlar, öncelikli hedefi, bireyin ahlaki, etik, duygusal ve zihinsel gelişimi olan bir kültürü geliştirmelidirler. Tüm insanların “sürekli ilerleyen bir uygarlığı daha da ileri götürmek için doğmuş oldukları” düşüncesi her bireyin, bu tarihi ve geniş kapsamlı, ortak girişime katkıda bulunma konusunda hem hak, hem de sorumluluk sahibi olduğu anlamına gelmektedir
- Çeşitlilik içinde birlik, gelecek için bir vizyon ve dünya toplumunu karşılıklı bağımlılık ve birleşme konusundaki meydan okumalara yanıt vermesi için kılavuzlayan bir ilke olarak benimsenmelidir.
- Siyasetten arınmış bir yönetim içinde, yöneticiden çok, “görünmez el”in etkinliği dikkat çekici bir öngörü olarak kabul edilebilir. Dolayısı ile liderlik kavramının, ortak karar almayı ve ortak eylemi teşvik etme yeteneğini içine alacak şekilde yeniden tanımlanması gerekecektir.
SEVMEYE ACELE EDİNİZ, VEFA GÖSTERMEYE ACELE EDİNİZ, BAĞIŞLAMAYA ACELE EDİNİZ, KILAVUZLAMAYA ACELE EDİNİZ!
KAYNAKÇA
- AL H. (2002). Bilgi Toplumu ve Kamu Yönetiminde Paradigma Değişimi, Bilimadamı Yayınları, Ankara
- · Alexandrov, M., Jukes, J. ve Nourzhanov K. (1998). Race, Religion, Ethnicity and Economics in Central Asia, Slavic Research Center, http://src-h.slav.hokudai.ac.jp/sympo/97summer/jukes.html (Erişim Tarihi: 11.08.2009)
- ARGÜDEN Y. (2007). Dünya Vatandaşlığı ve Farklılıkların Yönetimi, Önce Kalite Dergisi, Eylül, s: 18–22, http://www.arguden.net, (Erişim Tarihi: 17.12. 2007)
- BAYAR F. (2005). An Alternative Perspective To Govern Globalization, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Tez No: 161310, Middle East Technical University
- BIC. (1999, a). Document Number: 6-0150T, The Bahá’í International Community United Nations Office
- BIC. (1999, b). Who’s Writing the Future? Reflections on the Twentieth Century, Office of Public Information, http://bahai-library.com/collection.php (Erişim tarihi; 25.05.2008)
- BIC. (1999, c). The Bahá’í International Community United Nations Office “Sustainable Communities in an Integrating World”, Document Number: 96-0530T; Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı (Habitat II) Bildiriler, June, 1996, İstanbul, Turkey
- BUCHANAN J. (1985). The Moral Dimension Of Public Debt, (Çev: Haluk Tandırcıoğl), Economic Inquiry , Vol,13,No:1, January, Sf: 1-6
- BWC, Bahai World Centre (2005). One Common Faith, Der. Universal House of Justice, http://www.bwc.org, (Erişim Tarihi: 21.04.2007)
- ÇAHA Ö. (1998). Bilgi Çağında İdeolojik Devletin Dayanılmazlığı, Yeni Türkiye 21. Yüzyıl Özel Sayısı I, Yıl:4, Sayı: 19, s: 485–487
- DRUCKER P. F. (1995). Managing In a Time of Great Change, Değişim Çağının Yönetimi, Çev: Zülfü Dicleli, Türk Henkel Dergisi Yayınları 4, İstanbul
- ERGUN T. (2004). “Kamu Yönetimi, Kuram / Siyasa / Uygulama”, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü, Ankara
- EROĞLU F. (2006); “Bilgi – İktidar Ekseninde Yönetim Bilimlerinin İdeolojiye Alet Edilmesi” Journal of Knowledge Economy & Knowledge Management, Volume I-I, I-II (Special Issue), Page: 113-127, http://www.beykon.org/2006/F.Eroglu.doc, Erişim Tarihi: 19. 01. 2008
- FALK R. (2003); “Religion and Humane Global Governance”, “ Din ve İnsani Küresel Yönetişim”, Çeviri: Hasan Tuncay Başoğlu, Küre Yayınları, İstanbul
- GÜZELSARI Selime, (2000); “1990 Sonrası Anglo-Sakson ve Kıta Avrupası Devletlerinde Kamu Yönetiminde Yeni Yaklaşımlar”, H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara
- HEGEL W. F. (1969); “Science of Logic”, Çev. A.V. Miller, George Allen and Unwin Press, London
- SHOGHI Efendi, 1931, “World Order of Bahá’u’lláh”, Bahá’í Publishing Trust, Wilmette, 1991
- · IŞIK S. ve BORATAV K. 2002 “BAĞIMSIZLIK ve KÜRESELLEŞME”, Söyleşi, Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı: 65, Yıl: Kasım Aralık 2002, Özetleyen; Onur Kovancı
- IŞIKLI A. (2001). Küresel Saldırı Karşısında Ulusal Devlet ve Sendikalar, Emek Platformu, Emek Politikaları Sempozyumu, 24–25 Mart 2001, http://sosyalpolitika.fisek.org.tr/?p=62
- İNSEL A. (2000). Özgürlük Etiği Karşısında İktisat Kuramı, Amartya Sen’in Etik İktisat Önerisi, Dördüncü ODTÜ İktisat Kongresi,13-16 Eylül 2000, Ankara
- KADIOĞLU A. (2002); “Türkiye’de Vatandaşlık Ve Bireyleşme: İradenin Akıl Karşısındaki Zaferi”, Der. E. Fuat KEYMAN, “ Liberalizm, Devlet, Hegomonya”, s: 258-282, Everest Yayınları, İstanbul
- KICKERT W. (1993); “Autopoiesis And Science Of Public Administration: Essence, Sense And Nonsense”, Vol:14, Issue: 2, Page: 11-20, Organizations Studies
- KORAY M. (2000); “Sosyal Politika”, Ezgi Kitabevi, Bursa
- KÖSE S. ve B. KARTAL, N. KAYALI, “Örgütsel Vatandaşlık Davranışı ve Tutuma İlişkin Faktörlerle İlişkisi Üzerine Bir Araştırma”, Erciyes Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, Sayı: 20, 2003: 1-19
- KUMCU YILDIZ Yağmur, 2008, “Kurumsal Yönetişim İlkelerinin Kamu Yönetiminde Kullanılmasına Yönelik Bir Model” 319205 No’lu Yüksek Lisans Tezi; http://tez2.yok.gov.tr/
- McCLEARY R. M. (2008).Religion and Economic Development, Stanford ve Harvard Üniversitesi Policy Review, April-May 2008
- MOGGACH D. (2002); “Egemenlik Kavramları: Devlet, Ekonomi Ve Kültür Üzerine Tarihsel Yansımalar” Der. E. Fuat KEYMAN, “Liberalizm, Devlet, Hegemonya”, s: 9–31, Everest Yayınları, İstanbul
- RHODES R.A.W. (1995); “The State of Public Administration: A Professional History, 1970–1995”, Public Administration, Page: 46–57
- STANWOOD C. 1951, “Tomorrow and Tomorrow”, The Avalon Press Publisher. Çev: Cüneyt CAN, Ankara 1974
- SMITH A. 2006, “Milletlerin Zenginliği”. Çev. Haldun Derin. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul
- ŞENEL A. (1998). Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara
- OECD, (1995); Participatory Development and Good Governance, Development Co-operation Guidelines Series, 14–22
- UNDP, http://www.un.org.tr/library/, Erişim tarihi: 29.03.2008
- ÜSTEL F. 1999, “Yurttaşlık ve Demokrasi”, Dost Kitabevi, Ankara
- TANİLLİ S. (2006); “İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?”, Alkım Yayınevi, İstanbul
- TEKELİ İ. (1996); “Yönetim Kavramı Yanı Sıra Yönetişim Kavramının Gelişmesinin Nedenleri Üzerine”, Demokrat Değişim, Sayı:1, s: 17-22
- WILSON W. (1962); “The Study of Administration,” Political Science Quarterly, 2 (June 1887), Page: 197–222. Türkçesi için bkz, Woodrow Wilson, “İdarenin İncelenmesi,” Woodrow Wilson: Seçme Parçalar, Ç. Nermin ABADAN, Siyasi İlimler Türk Derneği, 1979, Ankara, s: 53–73
- http://www.genbilim.com/index2.php?option=com_content&do_pdf=1&id=2835
- http://www.icj-cij.org
[1] Politik İktisat ve Adam Smith Konferansı – 2009’da sunulan bildirinin tam metnidir. https://books.google.com.tr/books?id=hQrHtHHZrvcC&pg=PR4&dq=kumcu&hl=tr&sa=X&ved=2ahUKEwid_7eyl839AhWPRvEDHTZvA2wQ6AF6BAgHEAI#v=onepage&q=kumcu&f=false
[3]* Din, asıl olarak çoğul bir kavram olmamasına rağmen, farklı dönemlerde farklı elçilerle temsil edilmiş olması, din kavramının da –her elçinin temsil ettiği kadar çeşitli- çoğul algılanmasına neden olmuştur.
*[4]Teritoryal vatandaşlık, vatandaş üyeliğinin içinde yaşanan toplum, üzerinde var olunan toprak parçasının sınırları temelinde tanımlanan ve ortak geçmiş ve ortak gelecek kurgulamalarını, vatandaşlığın tanımlayıcı özellikleri olarak ikinci sıraya atan bir vatandaşlık tipini anlatır.
[5] * http://www.un.org.tr/library/
[6]* http://www.genbilim.com/index2.php?option=com_content&do_pdf=1&id=2835 (Erişim Tarihi: 11 Mart 20099
[7]*http://www.bahai-library.com/file.php?file=abdulbaha_divine_philosophy&language=
[8]* Liberal kişiliği ile tanınan Habermas’ ın, sosyalizmin güçlü savunucusu Carl Schmitt’ in “Saf Siyaset Kuramı”nı eleştirdiği makalesi, konu hakkında detay içermektedir. Bkz: Habermas 1990 ve Deveci 2002.
[9]* BIC (Bahai Internatıonal Comminity); Mayıs 1970’de, BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi’nde (ESOSOC), Mart 1976’da Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu’nda (UNICEF) danışmanlık statüsü verilmiştir ve Bahai inancını temsil eden üyelerden oluşan uluslar arası bir topluluktur. http://www.bahai.org/worldwide-community/national-communities/
[10]* Cenevre Protokolü; biyolojik ve kimyasal silahların savaşta kullanımını yasaklayan antlaşmadır. Protokol 17 Haziran 1925’te Cenevre‘de imzalanmış ve 8 Şubat 1928’de yürürlüğe girmiştir.
**[11]http://www.icj-cij.org